Edirne’nin tarih öncesine ait bilgiler sınırlıdır. Çardakaltı Mevkiinde, 1959 ve 1960 yıllarında yapılan kazılarda, Prehistorik döneme tarihlenen, çok miktarda seramik, el değirmenleri ve cilâlı baltalar ele geçirilmiştir.”11 M. Ö. 513’te, Perslerin yönetimine giren Trakya, bir süre sonra bu hegemonyadan kurtulmuş ve M. Ö. 5. yüzyılın ortalarına kadar Odrysler’in idaresi altında kalmıştır.12 Sonraki yüzyıllarda çeşitli devlet ve topluluklara tabi olan Trakya Bölgesi, M. Ö. 168’de, Roma devletinin nüfuzu altına girmiştir. Birçok kez ayaklanan Traklar, Roma devleti için bir sorun haline gelmeye başladığı için, tüm Trakya, İmparator Claudius döneminde (M.S. 44-46), Roma eyaletlerine (Provincia Thracia) dahil edilerek ilhak olmuştur. 123-124 senelerinde, Trakya’yı ziyaret eden Hadrianus, Orestias Kasabası’na kendi ismini vermiş ve şehrin adını “Hadrianus” şeklinde değiştirmiştir.”13

Edirne, 5. yüzyıl boyunca, Hun, Slav ve Bulgar akınları sonucu, birçok kez tahrip edildi.”14 Örneğin 7. yüzyılın ikinci yarısında, Bizanslıların Araplarla çatışmasını fırsat bilen Bulgarlar, Kuzey Trakya’yı ele geçirerek buraya yerleştiler.”15 Daha sonra, birçok kez Bulgarlar’ın ve Bizanslıların saldırılarına uğrayan Edirne, bu iki devlet arasında sık sık el değiştirdi.

Araştırmacılar, Edirne’nin hangi tarihte Türkler tarafından fethedildiği konusunda yılında fethedilmiş olduğunu ifade etmektedir.”20 F. Taeschner de Edirne’nin 1361 yılında, I. Murat tarafından fethedildiğini belirtmektedir.”21 Fetihten hemen sonra Edirne’ye gelen I. Murat, kalenin yönetimini Lala Şahin Paşa’ya bıraktı. I. Murat, hareket üssü olarak Bursa ve Dimetoka’yı kullanıyordu. Lala Şahin Paşa, 1363’te Filibe’yi ele geçirmek için yola çıktıysa da, Sırp, Boşnak, Eflâk ve Macar kuvvetlerinden oluşan bir haçlı ordusunu karşısında buldu.”22 Osmanlı akıncıları, müttefiklere karşı bir baskın düzenlediler. Meriç Irmağı kıyısında cereyan eden ve Sırp Sındığı adıyla anılan bu savaştan sonra, Osmanlılara Balkanların yolu açıldı.”23 Edirne, Yıldırım Bayezit döneminde (1389-1402) daha da önem kazandı. Padişah, zaman zaman Edirne Sarayı’nda oturuyordu.”24
 

Ankara Savaşı sonrasında, Timur’un Anadolu kentlerini yağmalamaya başlaması üzerine, Yıldırım Bayezit’in oğlu Süleyman Bey, tüm saray halkını ve hazineyi Bursa’dan Edirne’ye taşıdı.”25 Edirne, Anadolu beyliklerinin bağımsızlıklarını yeniden ilan ettiği Fetret Devri’nde, Musa Çelebi’nin yönetimi altındaydı. Edirne’de ilk Osmanlı parası Musa Çelebi döneminde basıldı. 1413’te tahta geçen Çelebi Mehmet, Edirne’yi Musa Çelebi’den aldı.”26 II. Murat döneminde, Edirne, bir askeri üs olarak kullanıldı. Kent, İstanbul’un fethinden (1453) sonra hükümet merkezi olma özelliğini yitirdiyse de, II. Mehmet Balkanlara düzenlenen seferlerin planlanmasını burada yaptı.

 
II. Murat, 1444 yılında Bursa’ya çekilerek tahtı, 13 yaşındaki oğlu Mehmed’e bıraktı. Bu durumdan yararlanmak isteyen Haçlılar, Edirne-Segedin Antlaşması’nı bozarak, Macar, Bohemyalı, Hırvat, Leh, Alman ve Venediklilerden oluşan bir kuvvetle, Vidin üzerinden Osmanlı topraklarına girdiler. Bu durum üzerine Sultan Mehmet, babasını tekrar göreve çağırdı. İki ordu, 10 Kasım 1444’te, Varna’da karşı karşıya geldi. Savaşı kazanan II. Murat, Balkanlardaki Osmanlı hakimiyetini pekiştirmek amacındaydı. Arnavutluk kalelerinden bazılarını ele geçiren sultan, 1448 yılında, Haçlılar ile Kosova Ovası’nda yaptığı savaşı da kazandı.”27
 
Gedik Ahmed Paşa’nın, II. Bayezid tarafından, Edirne Sarayı’nda idam edilmesinden sonra, Edirne, II. Bayezid ile oğlu I. Selim arasındaki olaylara sahne oldu. 1511 yılında, Edirne’de kurulan bir mecliste, I. Selim’e, Semendere Sancağı verilmiş; bu karara uymadığı takdirde, inzivaya çekilmeye mecbur edileceği kararlaştırılmıştı.”28 Bu kararı kabul etmeyerek, Edirne üzerine yürüyen I. Selim, babası II. Bayezid tarafından ikna edilerek, İstanbul’a döndü.16. yüzyıl boyunca sultanlar, Edirne’ye özel bir önem verdiler. Örneğin, Kanuni’nin, 955/1548-1549 İran Seferi’nde Şehzade Selim; 960/1552-1553 Nahçıvan Seferi’nde Şehzade Bayezid, Edirne’de kaldılar.”29 1586’da patlak veren Kürd Abdal Olayı ve 1595 yılında, Avusturya Seferi sırasında, askerler arasında çıkan çatışma, Edirne’nin huzurunu ve sükunetini bozdu.”30 
 

17. yüzyılda yaşanan olaylar, Edirne’yi âdeta yeniden devlet merkezi haline getirdi. I. Ahmed, II. Osman ve IV. Murad, Edirne ve Dimetoka ormanlarında büyük av partileri düzenleyerek, Edirne’yi ilgi odağı haline getirdiler. IV. Mehmed, Venedik ve Leh seferlerine Edirne’den hareket etmiş; Nemçe, Moskof, Leh ve Kazak elçilerini, Edirne’de kabul etmiştir. Fakat 1683 yılında başlayan Avusturya seferleri sonlarına kadar, birçok sadrazam ve serdarın tayin, azil ve değiştirme işlemleri Edirne’de gerçekleştirildi. 1703’te meydana gelen Edirne Olayı sonucunda, tahttan indirilen II. Mustafa’nın yerine II. Ahmet getirildi ve Şeyhülislam Feyzullah Efendi katledildi.”32

 
17. yüzyıldan itibaren önemini yitirmeye başlayan kent, yüzyıl ortalarında iki felakete maruz kaldı. 4 Temmuz 1745’te çıkan yangında kentin 60 mahallesi zarar gördü. 1751 yılında meydana gelen depremde ise, şehrin büyük bir bölümü tahrip oldu.”33 Edirne, 19. yüzyıl içinde, dört kez düşman saldırısına uğradı. Mora Ayaklanması’nın neden olduğu, 1828-1829 Osmanlı-Rus savaşı süresince Edirne’ye yerleşen Ruslar, 14 Eylül 1829’da imzalanan Edirne Antlaşması gereği Edirne’yi terkettiler.”34 Kent, 1878’de Ruslar; 1913’te Bulgarlar ve 1920’de Yunanlılar tarafından işgal edildi.”35 Fransızların desteğiyle, 1920 Mayıs’ında Batı Trakya’yı işgal eden Yunanlılar, 25 Kasım 1922 tarihinde, Mudanya Ateşkes Antlaşması hükümlerine göre Edirne’yi terkettiler.”36
 

Edirnede Ne Nerede? - Deva-i Misk


Badem Ezmesi ve Deva-i Misk


Badem Ezmesi

Edirne dendiğinde akla Selimiye ile beraber bu şehrimize has badem ezmesi ve meşhur deva-i misk helvası gelir. Edirne`de bu işin piri kim var denilince de parmaklar birkaç ismi gösterir. İşte onlardan biri; Arslanzade..


Osmanlı`ya başkentlik yapan Edirne`nin her adımı tarihten izler taşıyor. Camileri, köprüleri, çeşmeleriyle mutlaka gezilmesi gereken şehirlerimizden. Bu tarihi dokunun yanı sıra Edirne dendiğinde akla hemen bu şehrimize has badem ezmesi ve meşhur deva-i misk helvası da gelir. Bir yakınımın Edirne ziyareti vesilesiyle bu lezzetlerin üretimini ve satışını yapan Arslanzade`nin sahibi Arif Meriç bana meşhur lezzetlerinden bademli kurabiye göndermiş. Bu harika kurabiye için kendisine teşekkür ediyorum. Ancak ben özellikle size Edirne`ye has olan badem ezmesi ve her derde deva olarak bilinen deva-i misk helvasından bahsetmek istiyorum.

Edirne`nin Osmanlı Sarayı`ndan kalan tatlarından badem ezmesini üreten kuruluşlardan biri olan Arslanzade`nin sahibi Arif Bey`in ataları da Balkan Harbi öncesi Edirne`ye göç eden ailelerden. Baba tarafı Bulgaristan, anne tarafı Yunanistan`dan göç etmiş. İskender köyüne gelmişler. Babası, Ramadan ve Rüstem Şar adlı Arnavut helva ustalarının yanına çırak vermiş oğlunu. 1968 yılından bu yana bu işi yapan Arif Bey, 1984`te kendi dükkânını açmış. O günden bu yana da badem ezmesi, devai misk helvası ve bademli kurabiye gibi Edirne`ye has lezzetlerin hem üretimini hem satışını yapıyor.

HER DERDE DEVA DEVA-İ MİSK

Türk mutfak kültüründe Osmanlı`dan günümüze kadar uzanan değişmez bir unsurdur helvalarımız. Osmanlı İmparatorluğu`nun başkenti olduğu dönemde, Edirne` de oturan padişahın kızına ilaç olarak verilen bu güzel helva adından da anlaşıldığı üzere her derde deva anlamına gelir. Güzel kokulu bu helva 41 çeşit baharattan yapılıyor. Hal böyle olunca da Edirneli pehlivanların da temel gıdaları arasında yer alıyor. Bu helvayı bebeklere mama niyetine yedirenlerde var. 41 çeşit baharatın Mesir Macunu`nun özelliği olduğunu sanırken Deva- i Misk helvasının da aynı özelliği taşıdığını öğrenmek ilginç geldi bana. Bu helvanın malzemeleri arasında baharatların dışında yumurta akı, şeker ve balda var. Deva-i Misk helvası farklı lezzetinin yanı sıra özellikle üst solunum yollarına şifa veren özelliği ile biliniyor. Edirne`nin Osmanlı`nın başkenti olduğu zamanlarda, Mısır`dan gelen bir şekercinin buluşu olarak kabul edilmiş deva-i misk ve badem ezmesi. Hatta tüm bu icatlar şekercinin bizzat kendisi tarafından, o dönemde şehre gelen Fatih Sultan Mehmet`in babasına ikram edilmiş. Gelibolu üzerinden şehre gelen padişah, halk tarafından karşılandığında şekerci yapımını icat ettiği bu lezzetleri padişaha sunuyor. Söylentiye göre, padişah ustaya şekerinin isminin ne olduğunu sorunca, Mısırlı usta padişaha, adını kendinin vermesini istediğini söylüyor. Padişah da bu şekere her derde deva anlamında deva-i misk diyor. Bu helvanın bir özelliği de içinde misk bulunması. Ancak o zamanlar bile zor bulunan ve çok pahalı olan misk şimdilerde daha da zor bulunuyor. O yüzden bugünün şekercilerinin misk kullanmama olasılığı yüksek.

150 YILLIK GELENEK: BADEM EZMESİ
Tıpkı deva-i misk gibi Mısır`dan gelen şekerci ustasının Edirne`de bol bulunan bademlikleri fark ederek bunları şeker yapımında kullanmayı akıl etmesi ile badem ezmesi icat edilmiş. Tam 150 yıllık bir geleneğin ürünü olan ezme mermer dübeklerde dövülüyor. Ardından şerbeti yapılıp kazanlara atılarak küreklerle karıştırılıyor. Kıvamını aldıktan sonra mermer taşlara konulup bekletiliyor. Tam 24 saat sonra yoğrularak fitil fitil yapılıp bıçaklarla kesiliyor. Yolunuz Edirne`ye düşerse muhakkak bu lezzetleri tatmak için Arslanzade`ye uğrayın. Arslanzade`nin sahibi Arif Bey, dükkânındaki lezzetleri satmadan önce muhakkak ikram ediyormuş. Hem tadına bakar hem de alırsınız. Bu lezzetlere internet üzerinden www.arslanzade.com`a girerek ulaşmanız ve satın almanız da mümkün.

Edirnede Ne Nerede? - Edirne Beyaz Peyniri

PEYNİR

Edirne’nin beyaz peyniri bütün Türkiye’de ünlüdür. Edirne’nin en ünlü ürünlerindendir. Piyasada bulunan beyaz peynirler uzun yıllar “ Edirne Peyniri” olarak adlandırılmıştır. Bölgede sütün bol ve kaliteli olması ve işlenen sütün peynir olarak buzhanelerde uzun süre kalmasıyla Edirne Peyniri tam yağlı ve lezzetli olarak ününü bütün dünyaya duyurmuştur. Bu gün eski önemini biraz kaybetmiş olmasına rağmen, Edirne Peyniri çok aranır ve tutulur.

1930’larda Trakya’da yılda ortalama 2000 ton beyaz peynir üretildiği bunun yarısından fazlasının Edirne’den sağlandığı biliniyor. 
Edirne’de beyaz peynirin kendine özgü yapılış biçimi vardır.
Süt önce 70 derece kadar kaynatılır. 30 dereceye kadar soğutulur ve mayalanır. Mayalama sıcaklığı hava koşullarına göre değişir. 1.5 saat sonra telemesi oluşur. Çendere bezlerine alınır, süzülmeye bırakılır. Bu işlem yaklaşık 3.5 saat sürer, sonra kalıplar halinde tuzlu suya yatırılır,  tenekeye dizilir.  Buzhaneye gönderilir. Buzhanede 45 günde lezzetini alır , satışa hazır olur ve satışa sunulur.
 Tam yağlı koyun sütünü işleyen bölge mandıraları her yıl Nisan ayında açılarak sütü işlemeye başlarlar. Arz ve talebe göre peynir bazen buzhane görmeden de taze olarak piyasaya çıkabilir.

Edirne Peynirinin Özellikleri


Edirne Beyaz Peyniri tek cins süt ile yapılır. Yani karışım süt kullanılmaz. Sütler mevsimlere göre farklı besin değerleri içerirler. Örneğin İnek sütünün Mayıs ayı besin değerleri(protein, kalsiyum, yağ vb.) ile Kasım ayı değerleri farklıdır. Bunun sebebi bitki örtüsünün farklılıklar göstermesidir. Süt veren hayvanların doğal bitki örtüsünün değişkenliklerine göre beslenmeleri üretilen peynirin de farklı değerlere sahip olmasını sağlar. Bu durum koyun ve keçi sütü içinde geçerlidir. Dolayısı ile Edirne Beyaz Peyniri yılın farklı aylarında ilgili ayın sütünün karakteristik özelliklerini ve aromasını taşır. Buna bağlı olarak her cins hayvanın sütü kendine has özellikler taşır. İnek sütünün protein, kalsiyum, yağ vb. Değerleri ile koyun, keçi sütünün özellikleri farklıdır. Farklı zamanlarda farklı özelliklere sahip sütlerin karışımının peynir oluşumunda uyuşmazlık yarattığı, birbirlerinin insan sağlığı açısından faydalı olan protein, vitaminlerini etkisiz kıldığı, ayrıca aromatik dengesizliği oluşturduğu gözlemlenmiştir.

Fazla arz ve talep nedeniyle koyun peyniri yerine, inek peyniri ve ayrıca inek-koyun  karışımı beyaz peynir üretilmekte, bu da eski Edirne peynirine gölge düşürmektedir.

Sanıldığı gibi sadece koyun ya da keçi sütü kullanılarak üretilmiş peynir istenmeyen koku ve aromaya sahip olmaz aksine kendine has damak tadını yansıtır. Yalnız bu sütü işleme tekniğine bağlıdır. Bu teknik sadece Edirne ve havalisine kısaca Trakya Bölgesinin ustalarına has bir işlemdir.

Edirne Beyaz Peynirinin bir diğer temel özelliği ise; kullanılacak hayvanın (inek, koyun, keçi) sütünün sağıldıktan sonra maksimum 1 saat içersinde mayalanıp peynir haline getirilmesidir. Günümüz koşullarında ise üretim prensibimiz; tüm hijyen kuralların uygulandığı, gıda güvenliği konusuna inanılarak, gerçeğine en yakın şekilde geleneksel olarak üretim yapmaktır.

Edirne Beyaz Peyniri tam yağlıdır. Kendine has aromasını ve tadını yağından alır.

Edirne Beyaz Peyniri; saydam, parlak ve beyaz renklidir.

Edirne Beyaz Peyniri gözenek içermez.

Edirne Beyaz Peyniri; olgunlaşmasını farklı zamanlarda salamura(tuzlu su) içersinde tamamlar. Olgunlaşma zamanları kullanılan süte göre ortalama;
İnek sütü 6 ay,Keçi sütü 8 ay,Koyun sütü 12 ay sürer.


Olgunlaşma süreci peynir için çok önemlidir. İnek sütü peyniri 6 aylık süreçte 3 kez salamurasını absorbe eder ve bırakır.

Edirne Beyaz Peyniri için buzahane şartları ayrı bir uzmanlık ister. Peynir Salamura içersinde özel soğuk odalarda  +4 ila +6 derece sıcaklıklarda ve yerden belirli bir yükseklikte olgunlaşır. Her cins sütün peyniri farklı derecelerde bekletilir. Ayrıca buzhane ortamında olgunlaşma sürecinde peynir sıkça kontrol edilir. Gelişimin durumuna göre yatay ve düşey yönde hareketler ile fiziki konumu değiştirilir.

Edirne Beyaz Peynirinin mayası; ot yememiş buzağının şirdeninden yapılır. Bu şirden kurutulur ve uzun sure kullanılabilir(1–1,5 yıl) .

Edirne Beyaz peynirinin ideal lezzet sınırı vardır. Olgunlaştırma sürecini tamamlayan peynir hava ile ilk temasından itibaren 3 ay içersinde tüketilmelidir.


Peynirin Önemi


Peynir, süt ürünleri arasında besin değeri en yüksek olanıdır, protein, minerler ve vitaminler gibi esansiyel maddeler bakımından zengin bir kaynaktır. A, B ve E vitaminleri, kalsiyum ve fosfor içerir. Peynir protein açısından sütle aynı gereksinimi karşılayacak değerdedir. Özellikle beyaz peynir ve lor protein açısından zengindir.

100 gram peynir yetişkin bir insanın günlük mineral ihtiyacını karşılar.

Peynir, kolay hazmedilir ve diğer gıdaların hazmolmasına yardımcı olur. Bu özelliği nedeniyle de sofraların baş tacıdır.

Peynir toplam yağ alımını çok az arttırmaktadır. Ayrıca kolesterol oranı en düşük gıdalardan biridir.

Peynirde laktoz yoktur ya da düşük oranda bulunur. Bu nedenle peynir, sütü sindirmekte zorlanan kişiler için alternatif bir gıdadır.

Peynir, çocuklarda boy uzamasını önemli ölçüde artırır, kemik gelişimine yardımcı olur. Kadınlarda da kemik yapısının güçlü kalabilmesini sağlar. Ayrıca diş sağlığı için vazgeçilmez bir besindir.


Peynir Muhafazası


Peynir, +3 - +5 derecede, ışıksız ortamda (buzdolabında, sebzelik gözünde) saklanmalıdır.

Peynir hemen tüketilmeyecek ise, kendi ambalajında saklanmalıdır. Ambalajı açıldıktan sonra ise mutlaka saklama kabında veya ambalaj malzemelerine sararak korunmalıdır. Aksi takdirde peynir nemini kaybeder, aroması ve lezzeti azalır.

Beyaz peynir; ambalajı açıldıktan sonra, içme suyuna, yumurta yüzecek kadar tuz eklenerek hazırlanan sıvıda saklanabilir. Böylece peynirin olgunlaşma süreci de devam eder.

Peynir dilimlere ayrılmadan saklanmalıdır, böylece dış ortamla teması enaza indirilebilir.

Kabuklu peynirler (eski kaşar gibi), kabuğu temizlenmeden saklanmalı, temizleme işlemi peyniri tüketmezden hemen önce yapılmalıdır. Krem peynirler mutlaka kendi ambalajının içinde ve kapağı kapalı olarak saklanmalıdır.

Kızartma peynirleri tüketilmeden önce 4-5 saat suda bekletilerek tuzu alınmalıdır.

Beyaz peynir dışındaki peynirler yıkanmaz, su ile temas peynirin lezzet ve aromasının kaybolmasına yol açar.

Beyaz peynirleri keserken, bıçağı ıslatmak peynirin düzgün kesilmesine yardımcı olur.

Edirnede Ne Nerede? - Edirne Kavala Kurabiyesi


Edirne Kurabiyesi ( Kavala Kurabiyesi )

Kavala Kurabiyesi, ülkemizde Edirne' de Bademli Kurabiye, daha da genel adıyla Edirne Kurabiyesi isimleriyle de bilinen bir çeşit un kurabiyesidir. Yunanistan'ın Kavala şehri, kavrulmuş un ve bademin bu ağızda dağılan lezzetini kendi adını vererek tescillemişse de, birbiriyle tarih sürecinde yakın ilişkiler içindeki halkların ortak bir değeridir. Özellikle Edirne ve civarında bademin bir çok üründe ana malzeme olarak kullanıldığı da düşünülürse, Kavala Kurabiyesi' nin ortak bir mutfak kültürünün ürünü olduğunu söylemek daha mümkün olur. Edirne'ye uğrayanların, Selimiye Arastası, Bedesten gibi hediyelik ürünlerin çok bulunduğu çarşılarda en fazla rağbet gösterdiği ürünler arasında Edirne Kurabiyesi'nin olması hiç şaşırtıcı bir durum değildir.
   

Malzemeler


-Yarım su bardağı file badem
-1 Su bardağı un
-3 Yemek kaşığı tereyağ
-Bir paket pudra şekeri
-Yarım paket vanilya
- Bir yumurtanın akı
-1 Çay kaşığı kabartma tozu

Hazırlanışı


Un ve badem bir tavaya alınıp, kokusu çıkana sürekli karıştırılarak kadar kavrulur. İyice kavrulup, rengi de dönen bu karışım bir kenara soğumaya bırakılır.
Soğuduktan sonra,pudra şekerinden 4 kaşık,kabartma tozu,3 kaşık tereyağ,vanilya ve yumurta akı ilave edilir. Tereyağın oda sıcaklığında olmasına dikkat edilmelidir ki, kulak memesi kıvamında bir hamur elde edilsin. Hamur iyice yoğrulur, çok yumuşak olmuşsa hamur un ilavesiyle kıvam ayarlanır.

Elde edilen hamurdan, ay şeklinde kalıplardan lokmalık, kesinlikle çok büyük olmayan kurabiye hamurları kesilir. Bu ay şekli kurabiyenin geleneksel şeklidir. Bugün Yunanistan' da tescillenen şekli de ay şeklinde hazırlanmış olanlardır. Fakat, sizler başka kalıplar da kullanabilirsiniz. Dikkat edilmesi gereken, kurabiyelerin çok büyük olmaması, küçük tek lokmalık büyüklüklerde hazırlanmasıdır.
Yağlı kağıt üzerine dizilen kurabiyeler, önceden ısıtılmış bir fırında orta sıcaklıkta ( 160-180 C ) pişmeye bırakılır. Soğuyan kurabiyeler, geri kalan pudra şekeri ile dolu bir kapta iyice bulanarak, servise hazır edilir.

Edirnede Ne Nerede? - Meyve Sabunları


Misk Sabunlarının Tarimizdeki Yeri


Sabundan yapılmış misk sabunları tarihte hem süs eşyası hem de temizlikte kullanılırdı. Elma, armut, üzüm, şeftali, muz, çilek, kayısı, portakal, karpuz dilimi, ayva, incir,erik vs her birine has kokusuyla üretilen meyve sabunları, 19.yy da Edirne'nin ticaret unsurlarından biridir. Üretilen bu sabunların hepsi piyasada satılmaz, büyük kısmı padişahın isteği üzerine İstanbul'a, Topkapı Sarayı'na gönderilirmiş.


Ayrıca padişahların yabancı devletlere gönderdiği hediyeler arasında mutlaka misk sabunları bulunurmuş...Boyut, koku ve görünümüyle gerçeğine şaşırtıcı biçimde benzeyen ferahlatıcı meyve sabunlarının estetik ve zevkine fazlasıyla düşkün olduğu bilinen Osmanlı sultanlarının gözde aksesuarları arasına girmesi, meyve sabunu üreticiliğinin hızlı bir gelişim içine girmesini de beraberinde getirmiştir. Bu dönemlerde zirveye çıkan üretim kalitesi, Edirne’de iyice yaygınlaşan meyve sabunculuğunun üst düzeyde kabul gören bir değer haline dönüşmesini ve eşsiz bir “el sanatı” haline gelmesini de beraberinde getirmiştir. Böylelikle tarihe malolmuş geleneksel el sanatı, geçmişteki gibi günümüzde de Edirne’de çok önemli bir iş koludur.


Meyve sabunları

Parfüm kokulu sabunların yeni yeni hayatımıza girdiği düşünüldüğünde, meyve kokulu sabunların bundan en az üç yüz yıl önce ülkemizde kullanılmaya başlanması sabunlara tarihi bir işlev de yüklüyor. Görenlerin Plastik meyvelere benzettiği, ancak bilenlerin fark edebileceği meyve sabunları, tarihte hem temizlik hem de süs eşyası olarak kullanılırdı. Elma, Armut, üzüm, şeftali, kiraz, muz, kavun, çilek, kayısı, Limon şeklinde üretilen ve her birine has kokusuyla dikkat çeken meyve sabunları, 19. Yüzyılda Edirne'nin en önemli ticaret maddesiydi. Bitki ve otlardan elde edilen yağların burun, ciğer doğrudan ve deri tarafından vücuda alındığını kabul edersek bu sabunların süs olmaktan çıkıp, doğal ilaç işlevi üstlendiğini de görürüz. Meyve esanslı sabunlar, bugünkü Limon, şeftali ve elma kokulu sabun ve şampuanlara temel oluşturduğunu da söyleyebiliriz. Eskiden temizlik şimdi ise sadece süs aracı olarak kullanılan meyve sabunları, bildiğimiz yeşil sabunların eritilmesinden elde ediliyor.

Sıvı haline getirilen sabun, içine birkaç damla gül yağı konulduktan sonra soğuyana kadar bekletiliyor. Daha sonra sabun hamurunun yoğrulmasına geçiliyor. Hangi meyvenin kokusu verilmişse, Hamura onun şekli veriliyor. Son olarak da aslına uygun olarak boyanıp hazır hale geliyor. Üretilen sabunların hepsi piyasada satılmaz, büyük bir kısmı padişahın isteği üzerine İstanbul'a Topkapı Sarayı'na gönderilirdi. Mis kokulu meyve sabunları, aynı zamanda çok değerli bir süs eşyasıydı. Özellikle padişah kızları ve cariyeleri çeyizlerine, odalarına bu sabunları koyarlardı. Ayrıca padişahların yabancı devlet başkanlarına gönderdiği hediyeler arasına meyve sabunları da konulmasına özen gösterilirdi.


Misk 'in anlamı nedir?

Misk Erkek miskgeyiğinin vücudundan çıkan, kokusu hoş ve kuvvetli yağlı bir salgı. Salgı, geyiğin karnının alt tarafında bulunan salgı bezinden gelir. Misk salgısına koku veren ana madde muskon organik bileşiğidir. Misk, parfüm yapımında esans ruhu olarak, koku ve renk vermek için kullanılır. Misk elde etmek için, geyiğin salgı yapan bezleri bulunduğu yerden çıkarılarak kurutulur. Bu bezlerin büyüklüğü, iri bir yumurta büyüklüğünü geçmez. En iyi misk, Tibet'te yaşayan geyiklerde bulunur.

Misk zaman içinde, etrafa kendine özgü, hoş bir koku yayan bitki veya nesnelerle birlikte söylenmiştir.

Ters Lale'nin Hikayesi

Selimiye Camii Ve Ters Lalenin Hikayesi

Üstad Mimar Sinan'ın ustalık eserim dediği Selimiye Camii eskiden kavak meydanı denilen yerdeki Yıldırım Beyazıt’ın saray arsası üzerine yapılmıştır.


Fakat bir rivayete göre Camini arsası içinde bir lale bahçesi varmış ve bu lale bahçesinin  sahibi kadın  Camii inşaatı için arsasını satmaya yanaşmamış. Uzun uğraşlardan sonra kadın arsayı bir şartla satmayı kabul etmiş. Arsasının sembolik olarak yaşatılması için bir lale motifi yapılmasını istemiş. Mimar Sinan da lale motifini yapmış fakat ters olarak.
   
Camideki lale motifi lale bahçesini, lalenin ters yapılması ise kadının tersliğini ifade etmektedir.

Ters lale dahil Selimiye çinilerinde 101 ayrı lale motifi kullanılmıştır.

Selimiye Camii

Selimiye Camii

http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/thumb/0/0a/Selimiye_camii.JPG/250px-Selimiye_camii.JPG

Temel bilgiler

Yer

Edirne, Türkiye

Mimari

Mimar(lar)

Mimar Sinan

Mimari tür

Cami

Mimari biçim

Osmanlı mimarisi

İnşaat başlangıç yılı

1568

Tamamlanma yılı

1574

Özellikler

Minare sayısı

4

http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/thumb/5/54/Turkey_J61.jpg/200px-Turkey_J61.jpg

1913 tarihli bir Osmanlı posta pulunda Selimiye Camii

Çıraklığımı İstanbul'daki Şehzade Camii'nde yaptım. Kalfalığımı da Süleymaniye Camii'nde tamamladım. Fakat bütün gücümü bu Sultan Selim Han camiinde sarf edip ustalığımı ayân ve beyân ettim. (Mimar Sinan)[1]
Selimiye Camii Edirne'de II. Selim'in Mimar Sinan'a yaptırdığı cami. Sinan'ın 80 yaşında yaptığı ve "ustalık eserim" dediği[2] Selimiye Camii gerek Mimar Sinan'ın gerek Osmanlı mimarisinin en önemli baş yapıtlarından biridir.[3]
Caminin kapısındaki kitabeye göre yapımına 1568 (Hicri:976) yılında başlanmıştır. Caminin 27 Kasım 1574 Cuma günü açılması planlanmışsa da ancak II. Selim'in ölümünün ardından 14 Mart 1575'te ibadete açılmıştır.[4][5] Bugün şehrin merkezinde bulunan caminin yapıldığı alanda inşasına I. Murat döneminde başlanan, sonradan Yıldırım Bayezid'in geliştirdiği Edirne'nin ilk sarayı (Saray-ı Atik) ve Baltacı Muhafızları Kışlası bulunmaktaydı. Evliya Çelebi bu alandan Kavak Meydanı diye bahsetmiştir.[6] Cami açık havalarda Rodop Dağları'ndan ve Uzunköprü'nün Süleymaniye köyünden görülebilmektedir.
Selim'in caminin yapılacağı şehir olarak neden Edirne'yi seçtiği kesin olarak bilinmemektedir. Evliya Çelebi Seyahatname adlı eserinde padişahın rüyasında İslam peygamberi Muhammed 'i gördüğünü ve onun kendisinden Kıbrıs'ın fethi anısına bir cami yaptırmasını istediğini yazmıştır.[7] Ancak Kıbrıs'ın caminin yapımına başlanmasından üç yıl sonra 1571'de fethedildiği bilindiğinden bu iddianın doğruluk payı olamaz.[7] Bu konudaki daha gerçekçi yorumlarda ise o dönemde İstanbul'da yeni bir büyük camiye ihtiyaç duyulmadığı, Edirne'nin Rumeli'deki Osmanlı egemenliğinin merkezi konumunda olduğu ve Selim'in gençlik yıllarından beri şehre ayrı sevgi beslediğine dikkat çekilir.[7][8]
Bir tepe üzerinde bulunan Selimiye'de daha önceki hiçbir camide, ya da antik çağ mabedinde görülmemiş bir teknik kullanılmıştır. Daha önceki kubbeli yapılarda, asıl kubbe kademeli yarım kubbelerin üzerinde yükselmesine rağmen, Selimiye Camii 43,25 metre[9] yüksekliğinde, 31,25 metre[9] çapında, tek bir kubbe ile örtülmüştür. Kubbe 8 sütuna dayanan bir kasnak üzerine oturtulmuştur.[10] Kasnak, filayaklarına 6 metre genişliğinde kemerlerle bağlıdır.[9] Sinan, bu şekilde örttüğü iç mekana verdiği genişlik ve ferahlıkla birlikte mekanın bir kerede kolayca anlaşılmasını sağlar. Kubbe aynı zamanda camiinin dış görünüşünün ana hatlarını da belirler.

http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/thumb/f/fb/Selimiye_Camii.jpg/180px-Selimiye_Camii.jpg

Kubbesinin dış görünüşü

Caminin dört köşesinde bulunan her biri üç şerefeli 380 santimetre çapındaki minareler 70,89 metre yüksekliğindedir. Minarelerin alem dahil yükseklikleri bazı kaynaklara göre 84,[11] bazılarına göreyse 85 metredir.[12] Cümle kapısının iki yakınındaki minarelerin şerefelerine üç ayrı merdivenden çıkılır. Diğer iki minare tek merdivenlidir. Öndeki iki minarenin taş oymaları çukur, ortadaki minarelerin oymaları ise kabarıktır. Minarelerin kubbeye yakın olması, camiyi göğe doğru uzanıyormuş gibi gösterir.Bu caminin en büyük özelliği Edirne'nin her tarafından görülmesidir.

 

Kırkpınar Yağlı Güreşleri

Tarihi "Kırkpınar Yağlı Güreşleri" :1357'de Rumeli'de doğup, günümüze kadar uzanan geçmişiyle dünyanın en eski güreş festivalidir.

650 yıla yaklaşan bir geleneğin taşıyıcısı olan "Kırkpınar Yağlı Güreşleri"; 1 hafta boyunca, yurdun ve dünyanın değişik köşelerinden gelen basın mensupları, halkoyunları ekipleri, milyonlarca izleyici, sanatçı ve devlet adamının katılımı ve her yıl gerçekleştirilen farklı organizasyon yapısıyla, çok çetin müsabakalara ev sahipliği yapmaktadır.

Başpehlivanlık ve diğer dallardaki güreş müsabakalarının yanı sıra, organizasyon süresince devam eden "Mehteran Bölüğü"nün ve yerli-yabancı halk oyunları ekiplerinin gösterileriyle yaşatılan coşku, "Kırkpınar Yağlı Güreşleri"ni, geleneksel bir festivale dönüştürmektedir.

"Kırkpınar Güreşleri", Sarayiçi mevkiindeki "Sarayiçi Er Meydanı" denilen sahada düzenlenmektedir.

Genellikle Haziran ayı sonu, Temmuz ayı başlarında düzenlenen Tarihi Kırkpınar Güreşleri 7 gün sürmektedir.

Kırkpınar Güreşleri'ne başlamadan önce, Kaleiçi semtindeki, Adalı Halil ve Kara Emin pehlivanların kabirlerinin bulunduğu pehlivanlar mezarlığına geçilir ve dualar edilir. Yapılan ziyaretten sonra saat 15.00'de Sarayiçi Er Meydanı'na geçilir ve görkemli törenlerle Tarihi "Kırkpınar Güreşleri"nin startı verilir. Kırkpınar Güreşleri'ne katılan güreşçiler için ayrı ayrı kategoriler belirlenmiştir.

Bunlar; Minik 1, minik 2, Teşvik, tozkoparan, deste küçük boy, deste orta boy, deste büyük boy, küçük orta küçük boy, küçük orta büyük boy, büyük orta, başaltı ve baş kategorileridir.


Ayrıca en iyi peşrev yapan, en centilmen pehlivan grubunda da güreşçilere ödül verilmektedir. Pehlivanlar 3 gün süresince Er Meydanı'nda kıyasıya mücadele ederler. Son gün yapılan finallerde her boyun birinci, ikinci ve üçüncüleri belirlenir. Ancak bunlardan en önemlisi başpehlivandır.

Çok çetin mücadelelerle geçen başpehlivanlık güreşlerinde yaklaşık 35 pehlivan güreş tutar. "Kırkpınar Güreşleri" başpehlivanı belirleyecek güreşin bitmesiyle tamamlanır.

Edirne Köprüleri

Meriç Köprüsü

Edirne'nin köprüleri de büyük bir tarihi ve mimari zenginliği arz etmektedir. Meriç, Arda ve Tunca gibi akarsuların üzerinde yapılmış bu ecdat yadigarı köprüler şunlardır.

Gazimihal Köprüsü
Gazimihal Köprüsü

Köprülerin en eskisi Bizans İmparatoru Michael Palailogos (1261 - 1282) dönemindedir.

Beyazid Köprüsü
Mimar Hayrettin'in Edirne'yi süsleyen eserlerinden biridir.

Fatih (Bönce) Köprüsü
Fatih Sultan Mehmet devrinde 1452'de yaptırılmış taş bir köprüdür. Tunca Adasından bu köprüyle çıkılır. Tunca'nın Fatih Köprüsü yakınları ve Adalet, Bostancıbaşı ile İftar Kasırları arasından geçen kolu boyunca kesme taştan yapılma rıhtımlar ilgi çekicidir.
Tunca ve Meriç Nehri etrafına sıralanmış 450 kadar olduğu söylenen köşklere adına zevrak denilen büyüklü küçüklü sandallarla gidilir ve bu rıhtımlar kullanılırdı.

Saraçhane (Şahabettin Paşa-Sultan Mustafa)Köprüsü
Saraçhane KöprüsüSultan II. Murat zamanında büyük devlet adamı Şahabettin Paşa tarafından 1451 yılında inşa ettirilmiştir. 1702 yılında Sultan II.Mustafa tarafından onartılmış, onarımı yaptıranın adıyla anılsa da halk arasında Saraçhane Köprüsü olarak bilinmeye devam etmiştir. Sultan II.Abdülhamid döneminde de onarım görmüştür. 10 kemeri olup, pek güzel bir görünüşü vardır.

Saray Köprüsü (Kanuni Köprüsü)
Saray Köprüsü

Kanuni Sultan Süleyman devrinde inşa edilmiştir. Sarayiçi semtini Edirne'ye bağlayan güzel bir köprüdür.
Kanuni Köprüsü 1553-1554 yıllarında yapılmıştır. 60 metre uzunluğunda olup, açıklıkları 9.75 metre, köprü yolu genişliği 4,5. metredir.
Dört gözlüdür. Düzgün köşe planlı, başlık kısmı piramit şeklindedir. Köprü gözleri orta ayağın sağ ve solunda yer alır. Ayaklarda boşaltma gözleri yoktur. 1902 yılında selde zarar gören köprü o dönemde; son olarak ise 1990 yılında onarılmıştır.
Sarayiçi denilen bölgeyi ve Tunca Adasını şehre bağlayan bu köprüye halk arasında Saray Köprüsü denir.
Bazı kitaplarda Sultan Süleyman Köprüsü olarak anılan yapı Mimar Sinan'ın şaheserleri arasında sayılır.

Tunca Köprüsü
Ekmekçizade Ahmetpaşa Köprüsü

Tunca nehri üzerindedir. 1608-1613 yılları arasında inşa edilmiştir. Mimarı, Sultan Ahmet Camisi'ni de inşa eden Mehmet Ağa'dır ve o yıllarda Edirne'de yaşayan Mimar Hacı Şaban'ın da yapımına önemli katkılarda bulunduğu söylenir. Edirne'nin güzel köprülerindendir.
Asıl adı Defterdar Ekmekçizade Ahmet Paşa köprüsüdür. Halk arasında Tunca Köprüsü olarak anılır. Yapımında "Nehri altın ve gümüşle doldurmacasına para harcandığı" söylenir. Mimari yorumcular on gözü olan köprü için "Eşi Bulunmaz" nitelemesini yaparlar.
Üzerindeki parke granit taşlar Sultan Reşat'ın Edirne'yi ziyareti sırasında konulmuş orjinal taşlardır.

Tunca Nehri Hakkında
Tunca Nehri

Bulgaristan topraklarında, Kocabalkan'ın orta kesiminden ve Korucadağ'dan inen kaynak kollarının Kızanlık Ovası'nda birleşmesiyle oluşur.
61 km.'si Türkiye topraklarında olmak üzere 330 km. uzunluğundadır. Edirne'yi kuzeyden ve batıdan kuşattıktan sonra Tunca (Ekmekçizade) Köprüsü'nün 1 km. aşağılarında Bülbül Adası denilen alanda Meriç Nehri ile buluşur.
Tunca; 16. yüzyıla kadar, Kentin içme suyu ihtiyacını da karşılayan bir nehir durumundaydı.

Yalnız Göz Köprüsü
Yalnızgöz Köprüsü

Mimar Sinan'ın eseridir. Tek kemerli ve tek gözlü oluşundan ötürü bu adla anılmaktadır. Küçük olmasına rağmen enfes bir mimariye sahiptir.

Meriç (Abdülmecit - Yeni Köprü) Köprüsü
Bu köprünün yapımı 1832 yılında Edirne'yi ziyaret eden Sultan II.Mahmut'un emriyle gündeme gelmiştir. O yıllarda burada ahşap bir köprü bulunmaktaymış.
Köprünün yapımı bütçe sıkıntıları nedeniyle ancak 1842 yılında Sultan Abdülmecit döneminde başlatılabilmiş ve beş yılda bitirilmiştir. Bitiminde köprüye konulan kitabe, Yunan İşgali döneminde işgalciler tarafından söktürülmüştür.

Edirne'nin en yeni Osmanlı yapısı köprüsüdür. 12 kemerli olup, güzel bir görünüşü vardır. Günbatımının dünyada en güzel izlenebildiği noktalardan olduğu söylenir.

Meriç Nehri Hakkında
Meriçte Günbatımı

Antik adı Hebros olup, Bulgarca Maica, Rumca Evros olanak anılır.
Bulgaristan'ın güneybatısında; Rila Dağlarının kuzey yamaçlarından doğar. Sivilingrat ve Kapıkule arasında Bulgaristan Yunanistan sınırını; Karaağaç dışında da Kapıkule ile Enez arasında Türk- Yunan sınırını oluşturur.
490 km. uzunluğundadır ve Enez'de Ege Denizine dökülür. Türkiye -Yunanistan sınırının başlangıç noktalarında Arda'yı; Türkiye sınırları içinde ise Tunca ile Ergene Nehirlerini içine alır.

Ergene Köprüsü
Edirne'nin Uzunköprü ilçesinde Ergene nehri üzerinde bulunmaktadır. Mimar Muslihiddin tarafından yapılan Ergene Köprüsü 1200 metre uzunlukta olup, 170 adet kemer üzerinde yükselmektedir. İlçenin adına esin kaynağı olacak kadar uzun bir köprüdür.

Yeniimaret Köprüsü
İkinci Beyazit Camisi ve imareti yapılırken inşa edilmiştir(1487). Kentten İmaret mahallesine geçiş sağlar.

Yıldırım Köprüsü
Yıldırım Köprüsü

1535 yılına ait onarım kitabesi vardır. Karayolları tarafından 1987-89 yılları arasında onarılarak bugünkü haline getirilmiştir. Gazimihal Köprüsü'nden sonra Yıldırım Mahallesine geçiş sağlar. Yıldırım Cami'nin yanındadır.


Karayolları Köprüsü
1980 yılında yapılmıştır. Gazimihal Köprüsü paralelindedir. Kent ile Kapıkule sınırı arasında geçiş sağlar.

 

İkinci Beyazıt Külliyesi Sağlık Müzesi


Sultan II. Bayezıd Külliyesi Sağlık Müzesi, Edirne'de, İkinci Beyazıt Külliyesi içinde bulunan müze. Külliye içinde 1488'den beri yer alan darüşşifa (hastane), 1886-1887 Osmanlı Rus Savaşı'na kadar aralıksız 400 yıl hastalara hizmet verdi. Ruh ve akıl hastalarının müzik, su sesi ve güzel kokularla tedavi edildikleri bu tarihi mekan, 1997 yılından bu yana Trakya Üniversitesi tarafından müze olarak kullanılmaktadır. Türkiye'nin bu şekilde düzenlenmiş tek sağlık müzesidir. Müzede, hekimliğin gelişmesi ve değişik sağlık hizmetleri hakkında geniş bilgiler içeren pavyonlar bulunur. Selimiye Camii’nin ardından Edirne’de en çok ziyaret edilen ikinci mekandır. 2004 yılında Avrupa Konseyi Avrupa Müze Ödülü'nü, 2007 yılında ise Avrupa Kültür Mirası- Mükemmellik Kulübü En yi Sunum Ödülü'nü kazanmıştır.

  • Ziyarete açık saatler : her gün saat 09.00 - 18.00
  • Ziyarete açık günler : Haftanın her günü açık.

Darüşşifa Hakkında

Darüşşifa-iç avlu

Darüşşifa ve Tıp Medresesi, II. Beyazıt'in 1484 yılında Akkirman seferlerinden elde ettiği ganimet gelirleri ile 1484-1488 yılları arasında yaptırılan külliyedeki 10 farklı birimden birisiydi. Darüşşifa'da tedavi hizmeti ücretsiz verilmekteydi. Medresede okuyan öğrenciler, darüşşifadaki uzman hekimler yanında yetiştirilmekteydi.
Hastane üç bölümden oluşmaktadır:

  • Birinci bölümde, poliklinikler (göz mütehassısı, cerrah, nöbetçi odaları), kiler, özel diyet mutfağı, bekçi odaları, akıl hastaları tecrit odası, ilaç olarak kullanılan şurupların pişirildiği mutfak ve personel odaları bulunmaktadır.
  • İkinci bölümde 4 oda ve 2 sofa bulunmaktadır. Odalardan ikisi ilaç deposu ve eczane olarak, diğer ikisi de üst düzey personelin kullanımına tahsis edilmiş.
  • Üçüncü bölüm yataklı kısımdır. Bu bölüm 6 kışlık oda ile 5 açık sofadan oluşmaktadır. Sofalardan 4'ü yazlık yatak odası biri de musiki sahnesidir. Odalar ve sahne büyük ve yüksek bir kubbeyle örtülü şadırvanlı bir salon etrafında çevrelenmiştir. Odaların dış bahçeye, iç salona açılan pencereleri vardır. Ortadaki büyük kubbenin tepesindeki fenerden gelen ışık iç mekanı aydınlatır ve havayı, pis kokuları dışarı atar. Bir merkez çevresinde toplanmış hasta odaları az personelle hizmet verilmesini sağlar. Personel tüm odaları kolaylıkla gözetleyebilir ve gereğince acil olan hastaların yardımına koşarlar. Bu bölümün yapısında akustik sistemi de oldukça hassastır. Haftada üç gün verilen musiki konserleri yankılanmadan binanın her tarafından rahatça dinlenebilir.

Musiki ile hasta tedavisi, bu hastanenin özellikleri arasındadır. Tedavide yalnız musikiden değil, su sesi ve güzel kokulardan da yararlanılmaktadır. Büyük kubbe altındaki şadırvandan fışkıran suların kubbeye kadar yükseldiğini görenler yazmışlardır. O yükseklikten düşen suyun çıkardığı melodiler hastaları huzura kavuşturmaktadır. Tüm hastalar için musiki konserleri verilmekte ve hastalar bundan yarar görmektedirler. Çalışanlara yapılan günlük ödeme ise Baştabip 30 akçe, Tabipler 10'ar akçe, 2 kehhal 7'şer akçe, 2 cerrah 7'şer akçe, katip 4 akçe, hizmetliler 3'er akçe, Ferraş 3 akçe gassal 3 akçe, bevvap 3 akçe, hadim 3 akçe idi.

Bu madde Geleneksel Anadolu Halk Hekimliği maddesine çok benzemektedir ve bu ikisinin tek başlık altında birleştirilmesi önerilmektedir.
Birleştirme işlemini yerine getirdikten sonra lütfen Geçmiş birleştirme şablonunu açıklamalara uygun şekilde kullanarak madde geçmişlerinin birleştirilmesini sağlayın.



Müze haline dönüştürülen Darüşşifa'da akıl hastalarının tedavi edilişini canlandıran bir oda.
Hastalara iyi gelen makamlar şunlardır:

  • Rast makamı: Havale ve felce
  • Irak makamı: Afakana ve dar mizaca
  • İsfahan makamı: Zihin açmaya, zekayı artırmaya, anıları tazelemeye
  • Zirevkent makamı: Sırt ve eklem ağrılarına
  • Rehavi makamı: Baş ağrısına
  • Büzürk makamı: Ateşli hastalıklara, zihni temizlemeye, vesvese ve korkuyu uzaklaştırmaya
  • Neva makamı: Kadın hastalıklarına
  • Zengule makamı: Kalp hastalıklarına
  • Hicaz makamı: İdrar zorluğuna, cinsel yönden uyarılmaya
  • Buselik makamı: Kulunç ve bel ağrılarına
  • Uşşak makamı: Kalp, karaciğer, sıtma ve mide hastalıklarına
  • Raks makamı, felce, epilepsiye iyi gelir.
  • Irak makamı, çocuklarda menenjit ve afagan hastalıklarına iyi gelir.
  • İstafahan makamı, zihni açar, zekayı arttırır, gönül tazeleyicidir,üşüten ve ateş verici hastalıklardan korur.
  • Zirefgen makamı, çocukların dimağından kaynaklanan, fasial felç, felç ve sırt ağrısı, eklem ağrıları, kulunç hastalıklarında faydalıdır.Rehavi makamı, çocukların tüm baş ağrılarına faydalı olup, burun kanamasına, fasial paralizi, felç ve balgamdan ileri gelen hastalıklar.
  • Büzürk makamı, beyin ve kulunç hastalıklarında, güçsüzlüğü gidermek ve düşünceyi yönlendirmekte, sevdayı defedici ve tehlikeden korkma hususunda faydalı.
  • Zengube makamı, çocuğun kalp hastalıklarında, menenjit ve beyni ilgilendiren hastalıklarda, mide ve karaciğer hastalıklarında faydalı.
  • Hicaz makamı, çocuklarda görülen idrar zorluğuna, erişkin erkeklerin cänsel olarak uyarılmasında etkili.
  • Buselik makamı, kulunç ve kalça ağrısı, soğuk baş ağrısı ve çeşitli göz hastalıklarında faydalı.
  • Uşşak makamı, küçük çocukların kulağına güzel sesle okunursa, çocukların uykusunu getirmesi ve naz uykusunda dinlenmeye etkisi olup, yetişkin erkeklerde meydana gelen ayak ağrılarına faydalı.
  • Hüseyni makamı, çocukların karaciğer ve kalp hastalıklarında beden ısısını düşürmede, mide hararetinde ve ergin erkeklerde gizli humma ve 4 günde bir gelen ayak ağrılarına faydalı.
  • Neva makamı, ergenlik çağına gelmiş çocuklarda meydana gelen, urk-un nisa hastalığı ve kalça ağrısına faydalı olup gönül okşayıcı bir makamdır.
Personelimiz Misafir Sanatçılar